O Bileklik Hâlâ Orada
Bugün pazar. Evdeyim, annem mutfakta, ben odamda yatağa uzanmışım. Telefonum elimde, yine o eski mesajlara düştüm. İki yıl önceki bir cumartesi akşamı. "Geliyor musun?" yazmışsın. Ben de "geliyorum" demişim, sonunda üç ünlem. O zamanlar bu kadar basitti her şey. Geliyorum. Şimdi ne kadar zor geliyor o kelimeyi birine söylemek.
Çekmeceyi açtım. Bileklik hâlâ orada, kutusunda, sarılı duruyor. Sana vermeyi düşündüğüm gün her şey güzeldi. Hatırlıyor musun, o sonbahar dershanenin önünde buluşurduk. Sen çıkardın, ben merdivenlerde beklerdim, elimde iki kahve. O bilekliği aldığımda doğum gününe bir hafta vardı, ben de tam o gün söyleyecektim. "Al, tak, hiç çıkarma" diyecektim. Ama sen o gün bana o haberi verdin. Evleniyormuşsun. Ailene boyun eğmişsin. Ve benim ağzımdan tek kelime çıkmadı. Yemin ederim çıkmadı! İçimde bağırdım ama sesim çıkmadı.
Şimdi düşünüyorum da... Sen hiç sordun mu bana ne hissettiğimi? Sormadın. Bir kere bile. Ben o gün susarken sen gülümsedin, "sen de gelirsin düğünüme" dedin. GELMEM! Nasıl geleyim?! Gelinin o beyaz gelinliğinin karşısına, gülümseyerek mi çıkayım? Sen ne sanıyorsun beni? NEFRET EDİYORUM senin bu rahatlığından!
...Tamam. Tamam. Sakinim. Kızmıyorum. Yalan söylüyorum, kızıyorum. Ama sonra yine senin o sesin geliyor aklıma. Bana "mavi" derdin, gülerdin, gözlerin kısılırdı. O yüzden ne kadar kızsam da aynı yere dönüyorum işte. Özledim. Çok özledim. O bilekliği her açtığımda ellerim titriyor, kapatıyorum, sonra yine açıyorum. Kendime bırak artık diyorum, olmuyor be. Olmuyor.
Bugün pazar. Annem yan odada. Ben burada, iki yıl önceki bir mesajın içinde. Sen belki şimdi başka bir şehirde, başka bir hayatta... Bilemem. Ama şunu bil: o bileklik hâlâ o çekmecede, hâlâ senin. Sen almadın, ben veremedim. İkimizin arasında kaldı işte, o kutu kadar küçük bir yerde bütün o sonbahar. 🌙
Giriş yap, bu yazıya puan ver.