Az önce annemin odasına gittim.
Az önce annemin odasına gittim. Uyuyordu. Yüzüne baktım uzun uzun. Beni bu hale o mu getirdi, yoksa ben mi izin verdim, hâlâ bilmiyorum.
Gece yarısını geçti. Uyku yok.
Bugün evi toplarken eski bir kutu çıktı. İçinde düğün davetiyesi. O düğünün. Elimde tutamadım, hemen bıraktım. Ama gözüm hâlâ orada. İki isim, bir tarih. O gece herkes dans ediyordu hatırlıyor musun. Biz masada kaldık. Sen dedin ki, ben kalabalıkta konuşamam. Ben de dedim ki, ben de. İkimiz de yalan söylüyorduk belki. Ama güzeldi. Allah'ım ne kadar güzeldi.
Sonra telefonlar. Her akşam. Bir şarkıyı paylaşırdık, saatlerce konuşurduk. Aynı şarkıyı. Sen açardın, ben yorum yapardım. Sen bir cümle söylerdin, ben ertesi güne kadar düşünürdüm. O zamanlar hayat bana kolay geliyordu. Senin sesini duyunca her şey yerli yerine oturuyordu. Bunu sana hiç söylemedim. Neden söylemedim.
Sonra ailem. "Sen bizim kızımızsın, biz ne dersek o." Bunu bana dediler. Bana. Kırk dört yaşındayım ve hâlâ o cümlenin içindeyim. Aylarca direndim. Kavga ettim, sustum, yalvardım, küstüm. Sonunda bıraktım. Sessizce. Sana bile doğru dürüst söylemeden. Bir gün telefonu kapattım, bir daha aramadım. Sen aradın mı hatırlamıyorum. Belki aradın, belki ben açmadım. Şimdi bunu düşününce içim yanıyor. Ben sana bir açıklama bile borçluyum.
Ama kendime daha çok.
Bugün kutuyu kaldırdım, yerine koydum. Sonra oturdum, o şarkıyı açtım. Kendi kendime. Göğsümde yine o sıkışma. Tanıdık. Alıştım sanıyordum, alışmamışım. Yıllar geçti, ben hâlâ o masada oturuyorum. Sen hâlâ karşımda, gülüyorsun, bir şey anlatıyorsun. Ben dinliyorum. Keşke o gece hiç bitmeseydi.
Şimdi ne mi var. Bir ev, bir anne, birkaç alışkanlık. Bir de bu sessizlik. Ben sessizliği seçtim, biliyorum. Ama seni seçmedim. Seni hiç seçemedim. En çok da buna yanıyorum.
Bir yerde bir hayat kurmuşsundur. Mutlu ol. Ama bugün izin ver, biraz da ben sana kızayım. Biraz da kendime. Yarın yine susarım.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.