Yine o masadayım.
Yine o masadayım. Yani hayır, masada değilim de… aklımda işte. O kantin masası. Hani şu köşedeki. Sen otururdun, ben karşında. Konuşurduk ya hani. Saatlerce. Ben susardım çoğu zaman, sen anlatırdın. Ben dinlerdim. İçimden 'söyle artık be' derdim. Söyle. Ama söyleyemedim.
Sonra ne oldu? En yakın arkadaşıma yürüdün. Onu bana sordun. Ben de güldüm geçtim. Güldüm geçtim ya! İçim kan ağlarken. O an ne hissettiğimi biliyor musun? Hayır bilmiyorsun. Çünkü sen hep kendinden bahsettin. Ben hep sustum. Ben hep bekledim.
Yıllar sonra aradın. Evlenmeden önce. “Keşke o zaman konuşsaydık” dedin. O an telefonu kapatmak geldi içimden. Ama kapatamadım. Dinledim. Sen anlattın, ben yine sustum. Sonra kapattım. Ağladım. Hem de nasıl. Ama sonra… sonra kızdım. Sana değil, kendime. Neden sustum be? Neden hep ben bekledim? Neden hep ben?
Şimdi ne mi yapıyorum? Arada yazıyorum sana. Sonra siliyorum. Her seferinde aynı şey. “Ne diyecektim be?” diyorum kendime. Cevap yok. O masada kaldı her şey. Ben de orada kaldım. Sen gittin. Ben kaldım.
Yok ya, sen değil. O. O gitti. Ben hâlâ o kantindeyim. Hâlâ o cevabı veremedim. Ve hâlâ… hâlâ içimde bir yer kanıyor. Ama artık susmuyorum. En azından burada.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.