Sormadığın için
Şu fotoğrafa bakıyorum da, hani şu düğünde çekilen, ortada gülüyoruz ikimiz de, benim elimde bir bardak var tutmaya çalışıyorum, sen zaten hiçbir şey tutmaya çalışmıyorsun, o eski şakalardan birini yapmışsın yine. Kaç yıl oldu bu fotoğraf çekileli? Bilmiyorum, saymadım, saymak istemedim. Telefonumda duruyor işte, silmedim. Kaç kere sildim diyecektim, yalan olurdu, silemedim demek daha doğru. Her galeriyi açtığımda bir yerde karşıma çıkıyor, sanki ben aramasam o da beni aramıyor ama orada duruyor işte, kıpırdamadan, o gülüşünle.
O düğünde sen çıkageldin ya, hani kimse beklemiyordu seni, ben de beklemiyordum, öyle bir anda geldin ki kapıdan girdiğinde elimdeki tabağı ne yapacağımı bilemedim. Sonra ne oldu? Hiçbir şey. İşte tam olarak hiçbir şey oldu. Sen gelip yanıma oturdun, eski şarkılar çaldı, sen eski şakaları yaptın, ben de güldüm, gülerken de içimden dedim ki Allah'ım, bu adam niye hâlâ aynı. Aynıydın çünkü. Aynı şakalar, aynı ses tonu, aynı o senin bana bakıp da bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp sonra vazgeçmen. Ben o vazgeçişleri yıllar önce de tanırdım, üniversitede de böyleydin, konuşacak gibi olur, bir nefes alır, sonra başka bir şeye dönerdin. Ben de hep o nefesi bekleyen taraf oldum. Sen hiç fark etmedin mi gerçekten? Ya da fark ettin de işine mi gelmedi? Bilmiyorum, ve inan bilmemek beni deli ediyor.
O zamanlar ikimiz de başkalarıyla birlikteydik, hani öyle bir dönemdi, herkes birinin elini tutuyordu ama kimse kimsenin gözünün içine bakmıyordu. Ben sana bir şey hissetmiştim, evet, itiraf ediyorum şimdi otuz yaşımda, geç kalmış bir itiraf bu, adresine ulaşmayacak bir mektup gibi. Ama söyleyemedim. Söyleyemedim çünkü ayıptı, çünkü zaten birileri vardı, çünkü sen bir gün bana “sen iyi ki varsın” dediğinde ben onu arkadaşlık olarak çevirmek zorunda kaldım kendi içimde. Sonra hayat dağıldı işte. Mezuniyet, taşınmalar, telefonların azalması, sonra hiç aranmaması. Herkesin hayatında olan şeyler. Ama bende bir yerde o cümle kaldı, söylenmemiş, yarım, ağzımda bir yerde takılı kalmış bir cümle.
Düğünden sonra bir daha konuşmadık. Bir mesaj atmadın, ben de atmadım. Numaran hâlâ duruyor bu arada, hani şu yıllardır silmediğim numara. Arada bir rehberde karşıma çıkıyor, kaydırdım mı geçiyorum, bazen duruyorum. Parmak ekranın üstünde bir saniye fazla kalıyor, sonra ben kendime kızıp bırakıyorum. Ne yazacağım ki? “Selam, nasılsın, ben hâlâ o düğün fotoğrafına bakıyorum” mı? Kendime her seferinde “bırak artık” diyorum zaten.
Ve şu var: sana kızgınım. Kızgınım çünkü hiç sormadın. Bir kere bile sormadın. O düğünde saatlerce yan yana oturduk, eski günlerden konuştuk, benim gözlerim doldu bir ara, gülerek sakladım, sen gördün mü bilmiyorum ama sormadın. “İyi misin” demedin. Ben mi çok şey bekledim? Belki. Ama insan yanında oturan birinin gözündeki nemi görür ya, sen görmedin ya da görmek istemedin, ve ben bunu sana çok kızıyorum. Sonra da kendime kızıyorum, çünkü sormadığın için kızdığım adamı yine de özlüyorum. Bu ne saçma bir şey. Kızıyorum, sonra özlüyorum, sonra yine kızıyorum.
Bu gece hava hâlâ ılık, pencere açık, dışarıdan bir araba geçiyor arada. Annem bugün telefonda “kızım birilerini bulsana artık” dedi, ben de “bakıyorum anne” dedim, yalan. Bakmıyorum. Çünkü içimde bir yer hâlâ o düğünün ortasında duruyor, o eski şarkı çalıyor, sen yanımda oturuyorsun, ben bir şey söyleyeceğim, söyleyemiyorum. Söyleyemedim sana. Ne o gün, ne üniversitede, ne şimdi. Ama artık o cümleyi bir yere bırakmam lazım, yoksa benimle yaşlanacak, ben de onunla. O yüzden yazıyorum bunu buraya, adını anmadan, yüzünü tarif etmeden, sadece o fotoğrafı ve o numarayı bilen biri olarak. Sen okumayacaksın muhtemelen. Ama ben artık o nefesi beklemeyi bırakacağım. Sanırım.
Belki yarın yine açar bakarım o fotoğrafa. Ama bugün, ilk defa, sildim diyeceğim kendime. Silmedim ama. Yine silmedim.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.