Parkta, salıncakta
Yine parktayız. Kızım salıncakta sallanıyor, ben arkadan itiyorum. Saçları uçuşuyor, gülüyor. O gülünce ben de gülüyorum, ya işte... sonra bir bakıyorum gözlerim dolmuş. Ne alakaysa. Salıncağın gıcırtısı mı, hava mı, bilmiyorum.
O gün aklıma geliyor. Hani telefonu kapatmadan önce 'keşke' demişti ya. Keşke. Tek kelime. Ben de kapattım. Kapattım işte. Ne diyecektim? 'Keşke ne?' diye soracak halim yoktu. Ya da vardı belki. Bilmiyorum. Şimdi düşünüyorum da, belki de sormalıydım. Ama işte... kapattım.
Kızım 'anne daha hızlı' diyor. İtiyorum. O günü hatırlıyorum. Düğüne üç ay kala 'ben hazır değilim' deyişini. Hazır değilmiş. İki yıl nişanlı kaldık, bir çocuğumuz oldu, ama hazır değilmiş. Peki ben hazır mıydım? Ben hazırdım. Her şeye hazırdım. Ama o gitti.
Şimdi ayda bir geliyor. Kızımı alıyor, birkaç saat sonra getiriyor. O günler ben hep pencereden bakıyorum. Arabasını görünce içim bir tuhaf oluyor. Kızım sevinçle koşuyor ona. Ben arkadan bakıyorum. Sonra kızım dönüp bana geliyor, 'anne babam geldi' diyor. Gülümsüyorum. 'Hadi git' diyorum. Ama içim... içim ne biliyor musun? Bilmiyorum işte.
Kızım salıncaktan atladı, koşup kaydırağa gitti. Peşinden gidiyorum. O günü yine düşünüyorum. Telefondaki sesini. 'Keşke' deyişini. Keşke... keşke demeseydi. Ya da deseydi de ben dinleseydim. Neyse. Kızım el sallıyor, koşuyorum. O gülünce her şeyi unutuyorum.
Ama sonra yine hatırlıyorum. Hatırlıyorum ve... ya işte. Şimdi gülüyor. Ben de gülüyorum. Ama içten içe biliyorum ki bu akşam yine o pencereye gidip bakacağım. Boş boş. Neyse be. Kızım çağırıyor. Gidiyorum.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.