Dün akşam annemin evindeydim.
Dün akşam annemin evindeydim. Sobanın üstünde çay kaynıyordu, annem mutfakta bir şeyler dürmekle meşguldü. Ben de karşısındaki tabureye çöktüm, öylece oturuyordum. Annem bir ara başını kaldırdı, bana baktı, bir şey söyleyecek gibi oldu, söylemedi. Belki yüzümden anlamıştır, bilmiyorum. Sonra tekrar eğildi, dürmeye devam etti. İçimden allahtan dedim, sormadı.
Ben sana kızgın olduğumu söylemiştim, hatırlıyor musun... yok, söylemedim. Hiçbir şey söylemedim. Kızgınlığımı da bir tek kendime söylüyorum, her gün, aynı ses tonuyla. "Bunu kendine niye yaptın" diyorum. "Neden sesini çıkarmadın." Ama sonra işin aslı çıkıyor ortaya: ben sesimi çıkarmadım, çünkü sen bana "hazır değilim" dediğinde, ben o iki kelimenin altında kendimi gömdüm. Sana kızmak, kendime kızmaktan daha kolay. Ondan sana kızıyorum. İşte bu kadar basit, bunu bari kendime itiraf edeyim.
Bugün pazara gittim. Pazar arabasını çekiyordum, kalabalık, herkes bir yere yetişiyor. Bir tezgâhta papatya vardı, büyük bir demet. Durup bakakaldım. Satıcı "ablacım alalım mı" dedi, ben "yok" dedim, yürüdüm. Yürürken aklıma geldi: ben adımı neden papatya koydum? Yıllardır bu isimle yazıyorum, kimse bilmiyor, kimse sormuyor. Kendime bile sormamışım. Belki de hep bir şeyi bekliyorumdur içimden, kimseye söylemeden. Papatya bekler mi... neyse, saçmalıyorum.
Kitapçıdaki, sana bir şey söylemem lazımdı. Sen o gün "hazır değilim" dediğinde, ben arkandan bakakaldım. Bu doğru. Ama sonra evin yolunu tuttum ve yürürken ağlamadım bile, onu da söyleyeyim. Yürüdüm, yürüdüm, sonra bir köşede durdum, ellerim cebimde, öylece bekledim. Kimin gelmesini bekliyordum, hâlâ bilmiyorum.
Şimdi oturdum, elimde telefon, o kareye yine baktım. Bu akşam farklı bir şey gördüm. Fotoğrafın kenarında, sahneden yansıyan bir ışık var, sarı, senin omzuna düşmüş. Işık oraya düşmüş de sen fark etmemişsin gibi. Ben o ışığı her seferinde yeni bir şey sanıyorum. Herhalde artık bu karede bulacak bir ayrıntım kalmadı, ama yine bakıyorum. Çünkü orada bir şey var, senin nefesin kadar yakın ama elimle tutamadığım bir şey. Belki de sadece sahnedeki ışıktır, ne bileyim.
Annem az önce kapımı çaldı, "hâlâ uyanık mısın" dedi, "uyuyorum" dedim. Yalan. Uyumuyorum. Ama ona söyleyecek bir şeyim yok, çünkü ona ne anlatacağım ki? Kırk yıllık kadınım, bir kitapçıda tanıştığım adamın arkasından hâlâ böyle durduğumu mu söyleyeyim. O bana "hazır değilim" diyen adam için mi... hayır, söylemem, söyleyemem. Sana da söyleyemiyorum zaten, ondan buraya yazıyorum. Sana değil kendime yazıyorum, biliyorum. Ama sen de okuyorsan bir gün, bil diye yazıyorum: ben seni unutmadım. Unutmadım ama artık her gece o kareyi açıp bir şey aramıyorum. Bugün ilk defa, fotoğrafa bakarken gülümsedim. Çünkü aklıma senin cebindeki elin geldi. Parmakların dışarıdaydı, hatırlıyor musun. Biri onları tutacak sandım. Tutmadım, tutamadım. Ama hâlâ o elin orada olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Saçmalık işte, insan bazen bir parmak ucuna asılı kalır.
Bu gece uyumayacağım galiba. Yarın iş var, biliyorum. Ama annemin çayını içmeden yatamayacağım. Sobanın üstünde hâlâ kaynıyor, mutfaktan sesi geliyor. Annem de uyumamış.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.