O masaya bir daha oturamadım
Bu saatte uyumak mümkün değil. Dışarıda yaz bitiyor, ben hâlâ aynı akşamın içindeyim. Bugün nedense seni çok aradım. Arasam mı diye düşündüm ama... arasam ne diyeceğim ki, işte öyle.
Hatırlıyor musun, o düğünde ilk karşı karşıya geldiğimizde ikimiz de ne diyeceğimizi bilemedik ya, ben gülümsemekten başka bir şey yapamamıştım. Sonra ertesi gün başlayan mesajlar hiç bitmedi. O kadar çok konuşuyorduk ki şarjım bitmesin diye telefonu elimden bırakmıyordum. Sen de öyleydin, inkâr etme.
Sonra o çay bahçesi. İlk buluşmamız. Masayı hâlâ hatırlıyorum, duvarın dibindeydi, üstünde yeşil muşambası vardı, kenarından bir yerden sigara yanığı... Garson bir ara yanımıza gelip bir şey isteyip istemediğimizi sordu, biz daha yeni başlamıştık anlatmaya, işte öyle... O gün bir heyecan vardı ya, hani insanın elleri nereye koyacağını bilemediği cinsten. Sonraları o heyecanı bir daha yakalayamadık. Hiçbir buluşmada o günkü gibi olmadı, olamadı. Belki ben istemedim, belki sen... bilmiyorum.
Bir de o hediye var. Veremedim. Hâlâ duruyor, çekmecede, kutusunda, üstünde adının yazdığı o küçük kâğıtla. Ne zaman açsam senin yüzün geliyor aklıma, söyleyemediğim sözler geliyor. O kadar çok şey biriktirdim ki içimde, söylesem duyar mıydın, bilmem. Belki de çok geç.
Kızgınım sana. Hâlâ kızgınım, ya. Sessizce gittin, bir neden bile söylemedin. Ama sonra... sonra yine özlüyorum. Özlüyorum ve kızıyorum, ikisi birden.
Ne yalan söyleyeyim, içimde hâlâ bir şey var, kapanmadı, bitmedi. Belki de hiç bitmeyecek. Bilmiyorum. Ama bu gece yine o masayı düşündüm, duvarın dibindeki masayı. Belki bir gün yolun düşer, oturursun oraya. Bari benim yerime bir çay iç.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.