Kantinin o köşesi
Bugün yine açtım o fotoğrafı. Hani şu eski olan, hani senin paylaştığın. Bakmamak için kendimi tuttum ama olmadı, telefonu elime aldım ve açtım işte. Kantinin ışığı, masanın üstündeki çay bardakları, senin yandan çekilmiş, gülümsediğin o kare. Yaşamışız be, gerçekten yaşamışız o günleri, öyle bir geçmiş ki üstünden, sanki başka bir hayattan hatıra gibi duruyor şimdi 🥺
O sıralar ne kadar yakınında oturuyordum, biliyorsun. Aynı masanın iki ucu, bir karış mesafe. Ama söyleyemedim. Bir türlü söyleyemedim. Sen başkasıyla çıkmaya başladığında bile sustum, hatta gülümsedim, hatta iyi dileklerde bulundum. İçimde koca bir şey vardı, ben en sessiz halimle izledim seni. Şimdi düşünüyorum da, ne kadar aptalmışım. Ama korktum işte. Kaybetmekten değil, söyleyip de o masanın o sıcaklığının bozulmasından korktum 🙈
Yıllar sonra bir mesaj. O kadar basit bir şey ki, "nasılsın" yazdın, ben saatlerce cevap yazıp sildim. Kelimelerin hepsi ya fazla geliyordu ya eksik. Sonunda "ne güzel günlerdi" diyebildim. O kadar. O kadar çok söylenecek şey vardı ki, ben en kısasını seçtim yine. Alışkanlık herhalde, hep en azıyla idare ettim senin yanında 🙊
Şimdi bu fotoğrafa her baktığımda içimde iki şey oluyor aynı anda: bir sıcaklık, bir de geç kalmışlık. İkisi birbirine karışıyor, hangisi daha baskın bilmiyorum bile. Bir yanım "iyi ki o günler olmuş" diyor, bir yanım "keşke o gün bir şey söyleseydin" diye bağırıyor. Keşke. Ne boş kelime.
O gece cevap yazarken, "seni hep sevdim" yazdım, sildim. "Keşke o gün söyleseydim" yazdım, sildim. "Hâlâ aklımda o kantin" yazdım, sildim. En son "ne güzel günlerdi" kaldı, parmağım gönder tuşuna zor bastı. O an ellerimin titrediğini hatırlıyorum, hâlâ da titriyor o mesajı düşününce.
Bazen diyorum ki, söylesem ne değişecekti ki. Bilmiyorum. Sadece artık taşıyamıyorum, o yüzden yazıyorum buraya. Sana değil belki, kendime. Ama itiraf edeyim, hâlâ senin adını görünce olduğum yerde duruyorum.
Söyleyemedim işte.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.