İki Kelime
Merhaba, nasılsın?
Bunu yazmışsın ya. İki kelime. İki kelimeyle ne diyebilirim ki sana? Ya da sen ne diyorsun bana? Yıllar sonra, gece yarısı, ekranımda öylece duran iki kelime.
Hiç yürüdüğümüz sokaklar aklıma gelmedi mi sandın? Geldi. Geldi. O soğuk kış akşamlarında, eldivenlerimizi çıkarıp el ele tutuştuğumuz zamanlar geldi. Sen gülünce sesin odaya yayılırdı, ben de sana bakardım, hiç konuşmadan. O zamanlar konuşmak gereksizdi zaten.
Ama gittin. Sessizce. Ne bir açıklama, ne bir veda. Kapıyı çekip gidişini hâlâ hatırlıyorum. Ben o gün ne yaptım biliyor musun? Oturdum, hiçbir şey yapamadım. Söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki, hepsi boğazımda düğümlendi kaldı.
Şimdi soruyorsun. Nasılsın?
Kızıyorum sana, evet. Bunu biliyor musun? O gece kapıyı çekerken arkana bile bakmadın. Ben hâlâ o kapının sesiyle uyanıyorum bazen. Sonra kızıyorum kendime, hâlâ ne bekliyorum diye.
Ama sonra o kızgınlık gidiyor. Yerine bir şey kalıyor, tarif edemiyorum. İçim burkuluyor. O kadar çok özledim ki seni, o kadar çok... Keşke kızgın kalabilsem. Kızmak daha kolaydı.
Her akşam telefonuma bakıyorum. Belki yine yazarsın diye. Belki bu sefer iki kelime değil de, bir şey anlatırsın, bir açıklama yaparsın, bir sebep söylersin. Ama yok. Hep o iki kelime. Hep aynı yerde durup kalıyorum.
Cevap yazmadım. Yazamadım. Çünkü ne yazsam az kalacaktı, ne yazsam fazla olacaktı. Bilmiyorum.
Yine de yazarsan... yine bakarım. Bakmasam mı? 🥺
Giriş yap, bu yazıya puan ver.