Bu saatte uyuyamadım yine.
Bu saatte uyuyamadım yine. Herkes uyudu, ev sessiz. Ben de oturdum, çay koydum kendime. Çayı görünce sen geldin aklıma. Hep öyle oluyor zaten, bir bardak çay yetiyor seni hatırlamama.
Ellerin titriyordu o gün. Çayı zor tutmuştun, gözlerini kaçırıp durmuştun benden. Ben de sanki hiç heyecanlanmamışım gibi yapmıştım ama içim kıpır kıpırdı. O soğuk çarşıda, o kalın montların içinde, bir çayın buharı kadar sıcak bir şey vardı aramızda. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. O zaman anlamamıştım.. ya da anlamak istemedim, bilmiyorum.
Sonra gittin. Başka bir şehir, başka bir hayat. Mektuplar seyreldi, sonra hiç gelmez oldu. Ben de her seferinde postacıya bakmayı bıraktım.. bıraktığımı sanmıştım. Ama insan bir şeyi bıraktığını sanıyor, sonra yıllar geçiyor ve o şey hâlâ orada duruyor. İşte öyle.
Şimdi elli beşindeyim. Saçlarımda beyazlar var, kimsenin bilmediği. Aynaya baktığımda bazen o genç kızı görüyorum hâlâ, hani şu çayı tutan adamın karşısında oturan. Ve içimden bir ses diyor ki: keşke o gün bir şey söyleseydim. Keşke sadece 'gitme' diyebilseydim. Diyemedim. Gurur muydu, korku muydu, neydi bilmiyorum ama diyemedim işte..
Şimdi sana kızgın mıyım, özlemiş miyim, ikisi de mi? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bu saatte çay içerken hâlâ senin ellerini görüyorum gözümün önünde. Hâlâ titriyorlar. Ve ben hâlâ o masada oturuyorum, senin karşında, hiçbir şey söyleyemiş hâlde.
Neyse. Çay soğudu. Yine de içeceğim.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.