Bu saatte uyumam lazım, biliyorum.
Bu saatte uyumam lazım, biliyorum. Yarın yine o kalabalık, gürültülü hayat... Ama ben yine o kutunun başına oturdum. Hani şu gönderemediğim mektupların olduğu kutu. “Sevgili...” diye başlamışım hep. Sonrası yok. Yıllardır o ilk cümleyi arıyorum, ey yanlış zamanda tanıştığım adam. Bir türlü bulamıyorum.
Bazen diyorum ki, madem gönderemiyorum, bari yakayım. Ama elim varmıyor. Tıpkı o yüzük gibi: takamıyorum, atamıyorum. Çekmecede duruyor öyle. Bazen çıkarıp bakıyorum, ışığına tutuyorum, sonra kendi kendime gülüyorum. “Kırk sekiz yaşındayım,” diyorum, “hâlâ bir yüzükle konuşuyorum.” 🙈 Sonra gülmem geçiyor, gözlerim doluyor. O yüzüğü taktığım gün annemin yüzünü hatırlıyorum. O ifade... sanki dünyanın sonu gelmiş gibi. Babamla zaten bir daha aynı masaya oturmadık. Sen de dayanamadın, gittin. Haklıydın belki de. Ama ben... ben hâlâ o masada oturuyorum, karşımda kimse yok.
Şimdi bu satırları yazarken elim titriyor. Neden bilmiyorum. Belki artık ağlamaktan yoruldum, belki de sadece kızgınım. Aileme mi, sana mı, yoksa en çok kendime mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: o mektupları hiç gönderemedim. Ve şimdi... artık göndermek için çok geç. Değil mi?..
Giriş yap, bu yazıya puan ver.