Bu akşam fincanı yıkamadım, öylece duruyor masada.
Bu akşam fincanı yıkamadım, öylece duruyor masada. Telefondaki o ekran görüntüsüne baktım yine, hani şu "artık yeter"le başlayan. Artık ezberledim ya, gözüm kapalı okurum. Yine de her seferinde bir yerim sızlıyor, işte tam şuram. Sen bilmezsin tabii.
Biliyor musun, bugün bir düğün davetiyesi geldi. Arkadaşım evleniyor. Kartı okurken aklıma ilk sen geldin, sonra kendime kızdım. Ne alaka be? Ne alaka. Davetiyede "sesinizi duymak bizi çok mutlu eder" yazıyor, ben o cümleyi üç kere okudum. Çünkü ben en son senin sesini duydum ya, hani o tek seferde. Rezalet işte. Herkes birbirine sarılacak, ben burada bir ekran görüntüsüne sarılıyorum.
Sonra sesin geliyor aklıma. O ilk gün. Hani ilk defa duyduğumda, "bu ses benim hayal ettiğimden ne kadar sıcak" demiştim ya. İşte o an kalbim kırıldı. Çünkü o güne kadar seni sadece yazılarından tanıyordum, sesin çıkageldi, her şeyi bozdu. "İyi geceler" dedin, sadece bu kadar. İki kelime. Ben o iki kelimeyi aylardır kafamda çeviriyorum. Ses kalıyor be, susmuyor. Sen gittin, o iki kelime kaldı. Düşünsene, hiç yüzünü görmediğim bir adamın "iyi geceler"iyle uyuyup uyanıyorum. Ya, gülüyorum kendime, ama gülmek de acıtıyor artık.
Belki bir gün karşılaşırız, aynı caddede, aynı kafede. Belki o gün sen beni tanımazsın, ben seni. Belki de hiç olmaz. Ama bu akşam, bu davetiye masada dururken, o fincan da yıkanmamışken, seni özledim. Sesini, o iki kelimeyi, "iyi geceler" deyişini. Hepsini.
Yine yazdım işte. Yine sana. Yazıyorum çünkü başka türlü olmuyor. Sen okumayacaksın, biliyorum. Ama ben yine de yazacağım. Belki bir gün bu mektuplar bir yerde birikir de, biri okur, anlar beni. Sen anlamadın ya, artık o kadar da önemli değil. Ya da öyle diyorum işte. Kendimi kandırıyorum. Biliyorum.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.