Uzakta olanım,
Uzakta olanım,
Bu yazıyı sana göndermeyeceğim, biliyorsun. Zaten gönderebilsem bu kadar rahat yazamazdım. Gece yarısı oldu, ben yine yatağın kenarına oturmuşum, telefon elimde, ekranın ışığı yüzüme vuruyor. Aramanı bekliyorum desem yalan olur; aramayacağını biliyorum, bu saatte. Ama işte yine de bakıyorum. Alışkanlık işte… insan beklemeye bir kere alışınca, bekleyecek bir şey kalmayınca da bekliyor 🙃
Bugün ne oldu biliyor musun? Hiçbir şey. Gerçekten hiçbir şey. Annemle oturduk, çay demledi, iki saat konuştu, ben onu dinliyormuş gibi yaptım. Bir ara bana "sen iyi misin" dedi. İyiyim dedim. Güldüm bile. Sonra mutfağa gidip bardağı yıkarken elim titredi, suyu kapattım, öylece durdum. İyi misin diye soran bir tek annem oldu, onun da aklına gelmiş işte.. ne güzel şeymiş birinin sorması. Ne fena şeymiş cevap verememek…
Şimdi sana kızmak istiyorum, biliyor musun. Çünkü bugün telefonumu şarja takarken fark ettim, seninle görüşmediğimiz gün sayısını unutmuşum. Saymıyorum artık. Bu iyi bir şey mi kötü mü hâlâ karar veremedim. Ama bir ara canım çok sıkıldı, sana kızdım, içimden "keşke hiç başlamasaydık" dedim. Sonra kendime kızdım. İki saat sonra elime telefonu aldım, sanki az önce küfreden ben değilmişim gibi "napıyorsun" yazacaktım az kalsın 😀 Sonra sildim. Sildim çünkü… bilmiyorum. Belki cevap vermezsin diye, belki cevap verirsin diye.
Uzakta olanım, hâlâ o atkıyı düşünüyorum. Hani şu kırmızı olan. Peronda cebimde duruyordu, trenin kalkmasına dakikalar vardı, sen "geç kalacaksın" dedin, ben "biliyorum" dedim. Sarıldık. Elimi cebime attım, parmaklarım atkıya değdi, çıkarmadım. Neden çıkarmadım? Onu sana versem, belki bir bahane olurdu, belki geri gelmek için bir sebebim olurdu. Ama ben vermedim işte, sen de sormadın. O gün sokak sokak yürüdüğümüz her yer şimdi bende bir yara gibi. O kafeye bir daha girsem, aynı masaya otursam, karşımda sen yoksun diye… bilmiyorum, belki de hiç girmem. Korkuyorum galiba. Bunu sana hiç söylemedim ama korkuyorum.
Bak yine başladım. Hep aynı yürüyüşe, hep aynı perona dönüyorum. Sen farkında mısın bilmiyorum ama benim içimde bir tek o iki gün var, gerisi hep telefon ekranı. Oysa aramalarımız iki saat sürüyor. İki saat! Bir insan iki saat neyi konuşur, biz konuşuyoruz işte. Gülüyoruz, saçmalıyoruz, sen bana bir şey anlatıyorsun, ben seni dinlerken kendi sesimi duymuyorum bile. Sonra telefonu kapatıyorum, oda sessizleşiyor, ben tek başıma yatağa giriyorum. İşte tam orada bir şey kırılıyor içimde. Her seferinde. Ve ben o kırığı her sabah toplayıp işe gidiyorum, gülüyorum, konuşuyorum, kimse anlamıyor 🙃
Ne kadar sürecek bu, uzakta olanım? Sana bunu soramıyorum. Sorarsam cevabını duymaktan korkuyorum. Belki "bilmiyorum" diyeceksin, belki hiç cevap vermeyeceksin. Belki de ben sana sormadan sen bana söyleyeceksin, bir gün. Belki de söylemeyeceksin ve ben yine bu yatağın kenarında, telefon elimde, sabahı bekleyeceğim. En çok bu bilmemek yoruyor beni. Kızmak istiyorum sana, kızamıyorum. Alışmışım. Alışmak en kötüsü..
Neyse. Yazdım işte. Susarsam unutacakmışım gibi geliyor, o yüzden yazıyorum. Sen okumayacaksın belki ama ben yazdım. Uyuyacağım şimdi. Uyu uyuyabilirsen 🙃 Bu satırı okusan gülerdin, biliyorum. Ben de gülüyorum. Gülüyorum işte, ne yapayım…
Giriş yap, bu yazıya puan ver.