Sesini duymak istedim, o kadar.
Bugün pazar. Bütün gün evin içinde döndüm durdum. Çamaşır astım, balkonu yıkadım, bir çay demledim kendime. Sonra o çayı içmeden bıraktım. Soğudu. Senin bardağın hâlâ dolabın en üstünde.
Akşam oldu. Telefonuma baktım, baktım, koydum. Sen yazacaktın belki. Yazmadın. Ya da yazdın da ben görmedim… Hayır, gördüm. Sadece “geç oldu, yarın konuşuruz” yazmışsın. İki satır. İki satırla bütün bir günü susturdun.
Kızmıyorum. Kızsam da kızgınlığım sana değil, bu mesafeye. Yatağın boş tarafına, o iki satıra, akşamları bir telefon sesine muhtaç kalmama. Ama insan kızıyor işte. Sen orada yorgunsun, biliyorum. Ben burada yorgunum. İkimiz de aynı yorgunluğun iki ucundayız.
Montun hâlâ askıda. Her sabah ona dokunuyorum. Bazen geçerken elim takılıyor, bazen bilerek duruyorum karşısında. Kokusu kalmadı artık. Ama ben yine de yüzümü yaklaştırıp duruyorum. Belki bir gün…
Bugün sana hiçbir şey demeyecektim. Sonra dayanamadım. Sesini duymak istedim, o kadar. Aramadım. Arayamadım. Çünkü ararsam, sesimi duyarsan, belki üzülürsün. Belki “gel” derim diye korktum. Diyemeyeceğimi biliyorum. Ama içimden geçmiyor değil.
Çok değil, bir ses. Bir “iyi geceler” bile yeterdi bu akşam. Yeterdi yani…
Giriş yap, bu yazıya puan ver.