Pazar öğleden sonrası.
Pazar öğleden sonrası. Evdeyim, perdeyi bile açmadım. Herkes dışarda, denize inmiş, çay içiyor, gülüyor. Ben telefonu elime alıp bırakıyorum. Alıyorum, bırakıyorum. Ekran kapanıyor, ben tekrar açıyorum. Aptal gibi. Sana yazmayacağımı biliyorum çünkü yazsam da cevap gelmeyecek. Yine de bir yerde bir şey olacakmış gibi bekliyorum.
Bugün tam bir yıl oldu. Tam bir yıl önce bu saatlerde seninle ilk defa konuşuyorduk. Gece yarısıydı, ikimiz de uyuyamıyorduk. Sen bana yazdın, ben cevap verdim. Sabaha kadar konuştuk. Sabah ezanını duyduğumda “Allah’ım, bu ne” dedim içimden. Bir insanın sesi bu kadar nasıl içine işler? Sen konuşurken ben gözlerimi kapatıp dinliyordum. Yüzünü hiç görmedim. Sesini duydum, o kadar.
O günlerde her gece seni bekliyordum. Sen yazınca telefonu elime alışımı görseydin, gülerdin herhalde. Bir mesajın geliyor, ben gülüyorum. Ne gülüyorum ama. Kendi kendime. Bir ara düğün fotoğraflarını anlattın bana. Halalar, amcalar, oynayan çocuklar. Ben senin anlattığın düğünde sanki oradaymışım gibi oldum. Sen “keşke burada olsaydın” dedin ya, ben o cümleyi kaç kere okudum, biliyor musun? Kaç kere.
Sonra buluşmadık. Hep bir bahane. Sen bir tane buldun, ben bir tane. “Bu hafta olmaz, öbür hafta” dedik. Öbür hafta hiç gelmedi. Neden gelmedin? Neden ben de “tamam” dedim de ısrar etmedim? Bilmiyorum. Belki de korktum. Belki sen yüzümü görünce gidecektin. Belki de ben seni görmeye dayanamayacaktım. İkimiz de bir hayale âşık olduk, itiraf ediyorum. Ama o hayal benim için gerçekti. Senin için değilmiş.
Mesajlar seyreldi. Önce iki günde bir, sonra haftada bir, sonra hiç. Sen bir daha yazmadın. Ben de yazmadım. Gururumdan mı, korkumdan mı, bilmiyorum. Ama şu an sana çok kızgınım. Sana kızgınım, çünkü beni alıştırdın. Her gece “iyi geceler” demeyi alıştırdın, sonra o “iyi geceler”i bir anda kestin. Bir insan bunu yaparken hiç mi düşünmez, karşısındaki ne hissediyor? Hiç mi? SEN HİÇ Mİ DÜŞÜNMEDİN!!
Kızmak istemiyorum ama kızıyorum. Sonra kendime kızıyorum. Bir kez bile yüzünü görmediğim birine bu kadar bağlandığım için. Kendime “sen ne yapıyorsun” diyorum. “Otuz iki yaşındasın, bir ses kaydına bu kadar mı takılırsın?” Takılıyorum işte. Ne yapayım. Kalbime söz geçiremiyorum.
Geçen gece yine o ses kaydını açtım. Hani şu son kaydettiğin. “Görüşürüz” diyorsun, sonunda da gülüyorsun. O gülüşün var ya... O gülüşü kaç kere dinledim bilmiyorum. Silmiyorum. Silemiyorum. Her seferinde parmağım sil tuşuna gidiyor, sonra geri çekiyorum. Sanki onu silersem sen de tamamen gidecekmişsin gibi. Oysa sen çoktan gittin. Bunu biliyorum. Biliyorum ama işte...
Bir de o mektup var. Sana yazdığım ama bir türlü göndermediğim. Her gece açıp okuyorum. Kendi yazdığım mektubu okuyorum. Kendi kendime ağlıyorum. Bu ne biçim iş, di mi? Bir yerde bir mesajın gelecek diye telefonu elimden bırakmıyorum. Belki bir gün “nasılsın” yazacaksın. Belki bir gün arayacaksın. Belki hiç. Bu belki beni bitiriyor.
Bugün bir yıl oldu. Ben hâlâ buradayım. Sen neredesin, bilmiyorum. Ama şunu bil: ben seni unutmadım. Unutmak istiyorum, unutamıyorum. Çok özledim seni. Sesini, gülüşünü, o uykusuz geceleri. Her şeyi. Ama bir gün bir yerde karşılaşırsak, sana sormak istediğim tek bir şey var: neden?
Giriş yap, bu yazıya puan ver.