Kantindeki O Gün
Bu sabah yine o mesajı açtım. Hani şu, senin başka biriyle görüşmeye başladığını duyduğum gün attığım mesaj. Defalarca okudum. Biliyorum, tuhaf geliyor kulağa, aylar geçti üstünden, hâlâ ne diye açıp okuyorum ki... işte açıyorum be. Silmedim. Silemedim. O gün parmağım sil tuşuna gitti, gitti ama basamadı.
İlk günlerde daha çok kızıyordum. Sana kızıyordum, bana hiçbir şey söylemediğin için, son duyan ben olduğum için, o kantinde hâlâ benimle oturup saatlerce konuşurken aslında başka bir şeyin başladığını benden sakladığın için. Sonra bir gün fark ettim ki asıl kızdığım kişi benim. Bir kere bile sormadım ya. Bir kere bile "ne oluyor bizim aramızda" diyemedim. İçime attım, içime attım, işte sonunda buraya döküldü.
O zamanlar ne kadar basitti her şey. Kantinin o köşe masası, iki çay, önümüzde açık duran kitaplar ama ikimizin de bakmadığı. Sen anlatırdın, ben dinlerdim, sonra ben anlatırdım, gülerdin. Her şey öyle sıcaktı ki... şimdi düşününce, o sıcaklığın yarısının bana ait olduğunu sanıyorum. Belki de sadece senin rahatlığındı, bilmiyorum. Bilmiyorum işte.
Bugünlerde artık o kadar kızmıyorum. Ya da kızıyorum ama başka türlü. Kendime kızıyorum çoğu zaman, bazen sana, bazen ikimize birden. Ama en çok özlüyorum. Kantinin gürültüsünü, senin cümlelerini bitirmek için acele edişini, o köşe masayı. O masaya artık tek başıma oturuyorum bazen. Kimse bilmiyor. 🙈
Belki bir gün o mesajı silerim. Belki bir gün açmam bile. Ama bugün hâlâ orada, hâlâ benimle. Sana söyleyemediklerim de orada, aynı yerde duruyor...
Giriş yap, bu yazıya puan ver.