Kalem Sende Kalsın
Bugün bir kalem aldım elime. Adi bir şey. Şeffaf gövdeli, ucuz, yazarken tıkırdayan cinsten. Bir de o gün sana uzattığım kalemi düşündüm. Hani şu ilk gün, sen sıraya oturmuşsun, çantandan kalem çıkarıyorsun, yok. Bir tane bile yok. Ben de uzattım. Hiçbir şey demeden.
Sen teşekkür bile etmedin. Ya da ettin, hatırlamıyorum. Belki de hatırlamak istemediğim için sildim kafamdan. Ders bitince geri vermiştin. O kalem hâlâ bende. İnanır mısın? Üç yıl oldu. Yazmıyor artık, ucu kurudu. Atamıyorum.
Neden atamıyorum biliyor musun? Çünkü o gün tek bir şey yaptım doğru dürüst. O da buydu.
Sonra her gün bir bahane buldum. "Bu notu sen almışsındır, benimki kayıp" dedim. "Hocanın dediğini anladın mı" dedim. "Otobüs kaçta kalkıyor" dedim. Hep bir soru, hep bir sebep. Sen cevap verdin. Kısa cevaplar. Nazik, mesafeli, o ince çizgiyi hiç aşmayan cevaplar. Ben her seferinde o çizgiyi bir adım daha geçmeyi bekledim. Geçmedin.
Ve ben her sabah otobüsünü bekledim. Duvarın dibinde, telefonumda oyun oynuyormuş gibi yaparak. Sen indiğinde başımı kaldırmıyordum bile. "Günaydın" diyemedim bir kere. GÜNAYDIN. Üç hece. Söylesem ölmeyecektim herhalde. Ama söyleyemedim işte.
Her akşam mesaj yazdım. Sildim. Yazdım. Sildim. Bazen on beş dakika, bazen yarım saat. "Nasılsın" yazdım, sildim. "Bugün derste çok güzeldi" yazdım, sildim. Bir kere "seni" yazdım, elim titredi, telefonu yüzüme kapattım. Kelimenin devamı yok. Sadece "seni". O bile fazla geldi bana.
Üç yıl olmuş, biliyorum. Bırakmak istiyorum zaten. Ciddiyim. Geçen hafta karar verdim. Dedim ki: bu iş bitti. Artık ona bakmayacağım, adını duyduğumda irkilmeyeceğim, o otobüsü beklemeyeceğim.
Sonra ne oldu biliyor musun? Yolda yürüyordum. Bir koku geldi. Senin o kullandığın şeyden. Ne olduğunu bile bilmiyorum, adını sormadım hiç. Ama o koku geldi ve ben olduğum yerde durdum. İnsanlar arkamdan geçti, çarptı, "özür dilerim" dediler, ben kımıldamadım. Sadece durdum. Ve içimden bir ses dedi ki: hâlâ oradasın.
HÂLÂ ORADASIN. Üç yıl sonra, bir koku yüzünden, hâlâ o sıranın başındayım. Sen kalem aradın, ben hâlâ uzatıyorum.
O fotoğraf var ya. Hani arkadaşlarınla çekildiğin. Sen gülüyorsun, gözlerin kısılmış, dişlerin görünüyor, mutlusun. Ben arkadayım. Bulanık. Yüzüm bile seçilmiyor. Bir leke gibi. Biri geçmiş, kadraja girmiş, olmuş bitmiş.
O fotoğrafta ben yokum. Bunu her seferinde söylüyorum, biliyorum, ama doğru. Ben orada bir gölgeyim. Senin hayatında da öyleydim zaten. Bir gölge. Yanından geçen, adını bilmediğin, belki hatırlamadığın bile.
Geçen gün o fotoğrafa yine baktım. Güldüm. Gerçekten güldüm. "Bu ne ya" dedim kendi kendime, "adam resmen hayalet gibi çıkmış." Sonra telefonu kapattım ve yüzüm değişti. Çünkü gülmek acıyı geçirmiyor. Sadece bir saniye erteliyor.
Sen bana bir kere "nasılsın" demedin. Bir kere. Ben sana yüz kere sordum. Belki de bu yüzden bu kadar zoruma gidiyor. Ben hep verdim, sen hiç istemedin. Kalemi bile ben sana uzattım. Hiçbir şey istemedin benden. Hiçbir şey.
Şimdi diyorum ki kendime: belki de doğru olan buydu. Belki de sen hiç fark etmeyecektin, ben de hiç söylemeyecektim, her şey böyle sessizce bitecekti. Ama içimde bir yer var, hâlâ bağırıyor. Hâlâ diyor ki: söylesene. Bir kere söylesene. Ne kaybedersin?
Kaybedecek bir şeyim yok belki. Ama söyleyecek cesaretim de yok. İkisi arasında sıkışıp kalmışım. Üç yıldır.
Neyse. Bu yazıyı da göndermeyeceğim zaten. Tıpkı diğerleri gibi. Tıpkı o mesajlar gibi. Yazacağım, okuyacağım, sonra sileceğim.
Ama kalem bende kalsın. Yazmasa da.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.