Hâlâ her cuma
Bu akşam yine sahildeydim. Hani şu senin hep bir adım önde yürüdüğün, benim de yetişmeye çalıştığım yer. Yine öyle yürüdüm işte. Kimse yok ama ben hâlâ arkandan geliyorum, hâlâ sana yetişmeye çalışıyorum.
Biliyor musun, hâlâ her cuma mektup yazıyorum sana. Her cuma be. Bir kere bile aksatmadım. İlk mektubu ben yazdım, sen gittikten sonra. O günden beri her cuma yazıyorum, hiç bırakmadım. Cevap yok. İki satır geliyor bazen, o da aylar sonra. İki satır ya, iki. Ben sayfalarca yazıyorum, sen iki satır. Ama yine de o iki satırı okuyunca yüzüm gülüyor. Sonra kendime kızıyorum.
Fotoğrafına bakıyorum bazen geceleri. Gönderdiğin tek fotoğraf. Üniformanın içinde, göğsündeki isimliğin kenarı kıvrılmış, öyle duruyorsun. Ben seni hep yürürken bilirim. Fotoğrafta duruyorsun ama. Duruyorsun işte, ben de durup bakıyorum. Sonra kapatıyorum, sonra bir daha açıyorum. Aynı şey. Sen yoksun.
Kızgınım sana. Çok kızgınım aslında. Mektuplarımı alıyor musun bari? Okuyor musun? Yoksa bir köşeye mi atıyorsun? O iki satırı yazarken elin titriyor mu hiç, bir kere olsun beni düşünüyor musun? Bilmiyorum. Bilmediğim için daha da kızıyorum.
Ama sonra... sonra yine yazıyorum. Çünkü atamıyorum içimden. Atmayı denemiyorum bile doğrusu. Her cuma kağıdı önüme koyuyorum ve yine sana başlıyorum. Yine "sen" diye başlıyorum. Başka türlü bilmiyorum zaten.
Bu cuma da yazdım. Göndermedim. Belki göndermem artık. Belki de gönderirim, belli olmaz. Sen orada iyi ol, tamam mı? Ama bir gün dön de şu sahilde bu sefer ben bir adım önde yürüyeyim. Sen yetiş. Sadece bir kere.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.