Çekmecedeki Bileklik
Bugün yine o çekmeceyi açtım. Bilerek açtım, kendime eziyet olsun diye. Bileklik hâlâ orada, kutunun içinde, hiç takılmamış. Senin bileğine hiç değmedi. Ben onu alırken hayalini kurmuştum, hatırlıyor musun? Sana verirken ne diyeceğimi düşünmüştüm, birkaç kere provasını yapmıştım. Sonra veremedim. Söyleyemedim de. Ağzımda bir söz kaldı, hâlâ orada.
Şimdi bu odada tek başımayım, dışarıda ağustosun o ağır sıcağı var. Ama benim içimde hâlâ o sonbahar, o ilk tanıştığımız günler. Sen gülüyordun, ben de gülüyordum, her şey ne kadar basitti. Sonra bir gün bana o haberi verdin. Evleniyormuşsun. Ailenin kararıymış. Sen anlatırken ben ne yaptım biliyor musun? Hiçbir şey. Donup kaldım. İçimden bağırdım, çağırdım, seni bırakma, dedim ama SESİM ÇIKMADI!! Hiç çıkmadı!!
Kızıyorum sana. Hem de çok. Neden benimle konuşmadın, neden savaşmadın, neden beni hiç seçmedin? Sonra beş dakika geçiyor, yine özlüyorum. Yine özlüyorum, deli gibi. Bu nasıl bir şey, anlamıyorum. Bir insan hem bu kadar kızıp hem bu kadar özleyebilir mi? 🙈
Mesajlarını açıp okuyorum sonra. Eski, saçma şeyler. Ne yazmışsan işte. Ama ben onları okurken o günlere dönüyorum, seninle konuşuyormuşum gibi oluyor. Sonra kapatıyorum, telefonu yüzüstü bırakıyorum. Bileklik yine çekmecede, ben yine buradayım.
Bir yandan da kendime kızıyorum. 22 yaşındayım, koskoca kızım, hâlâ bir bilekliğe, birkaç mesaja takılıp kalmışım. Bırakamıyorum işte. Bırakamıyorum.
Bugün tam bir yıl oldu. Sen belki hiç hatırlamıyorsun bile. Ben ise hâlâ aynı çekmecedeyim, aynı bileklikte, aynı sözün içinde.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.