Bu sefer fotoğrafa baktım, kapattım.
Bu sefer fotoğrafa baktım, kapattım. Sonra bir daha açtım. Şuna bir baksana be... hâlâ aynı yerde duruyor telefonumda, hâlâ aynı akşam. Düğün salonunun ışığı öyle bir vurmuş ki yüzüne, insan bakınca “bu kız burada mıydı, ben nasıl görmemişim” diyor. Aylardır diyorum bunu kendime. Aylardır.
Bugün cumartesi, evdeyim. Annem aradı akşamüstü, “gel yemeğe” dedi, gittim. Sağ olsun, hâlâ bana çocuk gibi bakıyor. Oturduk, çay içtik, o bildiğiniz sohbetlerden... “Kimse yok mu hâlâ” dedi, ben de güldüm. “Ana, ben kırk oldum” dedim. O da güldü ama gözlerinden gülmedi. Fark ettim, bir şey demedim.
Eve dönerken yol boyunca seni düşündüm. Yani seni değil, o akşamı. Ama sonra fark ettim ki aynı şey. Sen fazla bekledin be. Hâlâ kulağımda o cümle. Gülüp geçmiştim o zaman, şimdi geçemiyorum. Niye geçemiyorum biliyor musun? Çünkü haklıydın. Ben fazla bekledim. Birini değil, bir şeyi bekledim belki de. Bilmiyorum. Kendimi düzeltiyorum: birini bekledim, evet. Ama hangi birini... işte orası karışık.
Şimdi sen başkasıyla mutlusun. Bunu biliyorum, kabullendim, hatta bir ara kendime kızdım “niye bu kadar taktın” diye. Takmadım aslında. Sadece... içimde bir yer var, orada bir şey hep aynı kaldı. Bir fotoğraf gibi. Aynı akşam, aynı ışık, aynı ben. O geceyi hiç yaşamamışım gibi geliyor bazen, sanki düğüne gitmemişim de sadece o fotoğrafa bakmışım. Saçmalık, biliyorum.
Telefondaki o fotoğrafa her baktığımda içimi bir pişmanlık kaplıyor. Ama artık hayıflanmıyorum. Yemin ederim hayıflanmıyorum, sadece... şuna bir baksana be. Ne kadar güzel gülmüşsün. Ben de gülmüşüm ama benim gülüşüm başka bir şeye benziyor, bilmiyorum. Kendime bakınca “sen fazla bekledin be” diyesim geliyor. Kendime diyorum yani. Kendime.
Bugün bir ara düşündüm, acaba bir gün biri bu yazdıklarımı okur mu? Okusa ne anlar? “Adam takmış işte” der. Belki haklı. Ama takmak değil bu. Ben artık bir şey beklemiyorum. Yani bekliyorum da... Allah'ım, şu cümleyi bir türlü toparlayamıyorum. Beklemiyorum. Beklemiyorum işte. Ama içimde bir yerlerde, yıllardır beklediğim şeyin belki de hiç gelmeyeceğini bilmenin huzursuzluğu var. Huzursuzluk mu? Evet. Huzur değil, huzursuzluk. Ama tuhaf bir huzursuzluk, alıştım artık. Kırk yıldır alıştığım gibi.
Neyse be... sana yazdığım bu mektubu göndermeyeceğim. Zaten göndermek için yazmadım. Belki bir gün biri okur, belki okumaz. Ben yine de yazıyorum. Fotoğraf hâlâ orada. Ben de buradayım. İkimiz de aynı yerdeyiz ama aynı şey değiliz, anlatabildim mi?
Cidden diyorum, mutlu ol.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.