Yine o fotoğrafa baktım.
Yine o fotoğrafa baktım. Biliyorum, sana bunu daha önce de söyledim, hatta belki söylediğim için pişman oldum, ama işte... yine baktım. Fotoğraflarda aşağı indim, aşağı indim, orada duruyor. Silmedim. Hâlâ silmedim. Ve şu an içimde bir yer, sanki sana ihanet ediyormuşum gibi yanıyor, ama silmek de... bilmiyorum ya, silmek de onu tamamen yok saymak gibi geliyor. Oysa ben onu yok saymak istemiyorum, ben sadece artık canımın yanmasını istemiyorum. Fark var. Fark var, değil mi?
Sonra telefonu bıraktım, yatağa uzandım, tavanı izledim. Bir sürü şey geçti aklımdan. Sen. Senin yazdığın o mesaj. Hani şu akşamüstü attığın, "bugün nasılsın" diye başlayan. Gayet normal bir mesaj. Herkes atar. Ama ben onu okurken bir an durdum, iki kere okudum, hatta üç. Neden böyle yazdı acaba, neden bugün, neden şimdi, bir şey mi oldu, bir şey mi demek istiyor... Sonra kendime kızdım. Ya sen ne yapıyorsun, dedim kendime. Adam sana "nasılsın" demiş be, nasılsın işte. O kadar.
İşte ben buyum. Bu hale geldim. Eski bir mesajdan, eski bir cümleden, eski bir adamdan kalan bir alışkanlıkla her şeyin altında bir şey arıyorum. Ve sen... sen bunu hak etmiyorsun. Ama bazen sana o kadar kızıyorum ki, o kadar kızıyorum ki... niye bu kadar iyisin diye? Niye bekledin diye? Hani ben kaç kere geri çekildim, kaç kere korktum, kaç kere "ben yapamıyorum" dedim. Sen hep orada kaldın. Hep. Ve ben şimdi sana bakıp, "ya yine aynı yerde kalırsa" diye korkuyorum. Bu korku beni deli ediyor. Çünkü bu korkuyu sana söyleyemiyorum, söylesem ne diyeceksin, "yine mi" diyeceksin, belki haklısın, belki de ben... belki de ben bu korkuyu kendime yakıştırdım artık.
Canım. Sana bunu söylemem lazım. Geçmişin acısı hâlâ canımı yakıyor. Seninle ilgisi yok. Seninle hiç ilgisi yok. Ama aynı zamanda seninle ilgisi var, çünkü ben sana her yaklaştığımda o acı arkamdan geliyor, omzuma dokunuyor, "bak" diyor, "bak yine olacak". Ve ben ona inanmak istemiyorum, inanmıyorum da aslında, ama dinliyorum. İşte bütün mesele bu. Dinliyorum.
Öfkem kime, biliyor musun? Ona değil artık. Ona öfkelenmeyi bıraktım, o bitti, o gitti, o bir fotoğraf artık sadece. Öfkem kendime. Çünkü hâlâ oradayım. Hâlâ o odada, hâlâ o gecede, hâlâ o son konuşmada. Sen ise buradasın, benimlesin, bana "nasılsın" yazıyorsun, ve ben sana tam olarak gelemiyorum. Bırakamıyorum işte. Bırakmayı denedim. Olmuyor.
Ama şunu da biliyorum: seninle güldüğüm o ilk gece, o arkadaşımın doğum günü, hani o kalabalıkta bir ara yan yana kalmıştık da, sen bana bir şey anlatmıştın, hatırlıyor musun, ben gülmekten konuşamıyordum. İşte o an. O an beni buraya getirdi. O an için teşekkür etmek istiyorum sana. Ve korkuyorum, evet, korkuyorum, ama o anı da kaybetmek istemiyorum. İkisi bir arada. Ne yapacağımı bilmiyorum ya. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, fotoğrafı bu gece de silmeyeceğim, yine bakacağım belki, yine canım yanacak, sonra yine sana yazacağım, "bugün nasılsın" diye. Sen de "iyiyim" diyeceksin. Ve ben o "iyiyim"in altında bir şey arayacağım. Yine. Aptalca, biliyorum.
Kızma bana. Ya da kız, ne olur, kız. Çünkü ben bazen kendime kızamıyorum artık, birinin kızması lazım. Ama sen kızma. Sen hep aynı kal. Ben gelene kadar kal. Geliyorum işte, yavaş yavaş. Bu gece de seni düşünerek uyuyacağım, o fotoğrafla değil. Söz vermiyorum ama... deneyeceğim.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.