Yine o fotoğrafa bakıyorum.
Yine o fotoğrafa bakıyorum. Hani şu duvarda duran, benim hiç çıkarmadığım. Sen gülmüyorsun onda, yine gözlerini kaçırmışsın. Ben de her gece aynı şeyi yapıyorum: telefonu açıyorum, yazıyorum, okuyorum, sonra siliyorum. Yazıyorum, okuyorum, siliyorum. Bir salak gibi.
İki ay oldu ya. İki ay boyunca her akşam konuştuk seninle. Her akşam. Ben o mesajları beklerken kalbim nasıl çarpıyordu bir bilsen. Ama anneme senden hiç bahsetmedim. Çünkü biliyorum, adını duysa yüzünü buruşturacak. Duysa... işte. Duymasın.
O pazar günü odama kapandım. Kapıyı kapattım, yatağa oturdum, sana yazacaktım. Yazamadım. Çünkü bana "o çocuk bize uygun değil" dediler. Uygun değil. Ne demek bu ya? Kim uygun? Kim karar veriyor buna? Sen mi istedin bunu? Ben mi? Kimse kimseye sormadı ki!
Kızgınım sana. Belki de değilim. Bilmiyorum. Kızmak istiyorum çünkü kızmak daha kolay. Özlemek... özlemek çok zor be. Çok zor. Her gece telefonu elime alıyorum, yazıyorum. "Nasılsın" yazıyorum. Sonra siliyorum. Çünkü cevap gelmeyecek, biliyorum. Ya da gelir mi? Gelir mi diye düşünüyorum işte, salak gibi.
Fotoğraf hâlâ orada. Duvarda. Ben hâlâ ona bakıyorum. Sen hâlâ gözlerini kaçırıyorsun. Ben de sana hâlâ... işte. Söyleyemiyorum. Söyleyemiyorum ama içimde duruyor. Her gece biraz daha büyüyor.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.