Yine o çekmeceyi açtım.
Yine o çekmeceyi açtım. Gece yarısı, ne işim vardı orada bilmiyorum.
O bileklik hâlâ orada. Hiç takmadım. Düğünden kalma, hani şu senin "tak da bir şeyler hatırla" dediğin… takmadım işte. Şimdi de takamıyorum. Bir kere bile koluma dolamadığım şey, şimdi her gece bileğimi sıkıyor.
O geceyi düşünüyorum. Müzik, kalabalık, senin yüzün. Ne dediysem artık.. öyle bir şey dedim ki, sen sustun. Bana bakmadın bile. Ben de üstüne gittim. Çünkü ben kırılınca susmam, ben kırılınca konuşurum. Yanlış yerden.
Ertesi sabah valizi hazırladın. O ses… fermuarın sesi. Hâlâ kulağımda. Kapıyı çarpmadın bile. Sadece kapattın. O sessiz kapanış beni çarpmadan öldürdü.
Özür dilerim diyemedim. Üç sene oldu, hâlâ diyemedim. Sana hak veriyorum, biliyor musun. Alaycı olacağım diye her şeyi mahvettim. Gururuma yediremedim. Şimdi gururum çekmecede duruyor, o bilekliğin yanında.
Bazen telefonu alıyorum. Bir mesaj yazıyorum. Siliyorum. Yine yazıyorum. "Özür dilerim" iki kelime. Bu kadar. Ama olmuyor. Gönderemiyorum. Çünkü senden bir cevap gelirse.. bir de gelmezse. İkisinden de korkuyorum.
Düğün fotoğraflarına bakıyorum arada. Sen yoksun hiçbirinde. Ben de yokum. Sadece o bileklik var, kutunun içinde, hiç takılmamış hâliyle.
Neyse. Gece yarısı işte. İnsan bu saatte ne düşünürse düşünüyor. Sen iyi misin, bilmiyorum. Umarım iyisindir. Umarım sana benim kadar kırıcı konuşan olmamıştır…
Bilmiyorum ya. Belki bir gün. Belki hiç.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.