Üç Sayfa
Bugün sahilde yürüdüm yine. Ayakkabılarımı çıkardım, suyun kenarında ıslanmasına bile aldırmadım. Telefonu çıkardım, eski mesajları açtım. Hepsini biliyorum zaten, ezberledim artık. Yine de açıyorum. Okumadan edemiyorum, cevap da yazamıyorum. Telefonu cebime koyuyorum. Her seferinde aynı şey.
O mektup var ya. Hani acemi birliğine gelmişti. Ben okurken elim titremişti, hatırlıyor musun? Sonunda öyle bir cümle yazmıştın ki, hâlâ aklımda. Defalarca okumuştum. Katlayıp cüzdanıma koymuştum, ta ki yıpranana kadar. Şimdi nerede o kâğıt, bilmiyorum. Belki bir çekmecede, belki çöpte. Bilmiyorum.
Sonra mektuplar seyreldi. Telefonlar azaldı. Ben sesini duymak için bahaneler uyduruyordum, sen ise "yorgunum" diyordun. Yorgunmuşsun. O kadar yazdıktan sonra yorgun olmuşsun. Buna gülüyorum bazen. Gülüyorum ama içim acıyor, o ayrı.
Ve o mesaj. "Ben dayanamıyorum." Üç kelime. Üç koca sayfa yazmıştın, sonunda "seni çok özledim" vardı. Sonra üç kelimeyle bitti. DAYANAMIYORUM DİYORSUN, NEDEN DAYANAMIYORSUN?! Bir söyleseydin! Tek bir cümle, tek bir açıklama! Ama yok. Cevap bile vermedin. Ben hâlâ orada, o mesajın başında duruyorum. Sen çoktan gittin.
Bırakmak kolay mı? Ben hâlâ her kırtasiyeden geçerken kalem alıyorum. Alışkanlık işte. Sen artık orada değilsin ama ben yine de uğruyorum. Alışkanlık. Belki de aptallık.
Neyse. Telefonu cebime koydum. Yürüdüm. Deniz sakin, ben değilim. Seni sevdim, hâlâ seviyorum. Kızgınım, hâlâ seviyorum. Bu işte en zoru.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.