Oynamak Zorunda Kaldım
Canım, bu gece yine o kına gecesini düşündüm. Hani senin gecendi, düğününden önceki gece. Ben en çok oynayanlardan biriydim, avuçlarım kınalıydı, gülüyordum, el çırpıyordum. Herkes bana bakıp "ne de mutlu" diyordu belki. Mutluydum çünkü seni orada görüyordum. Bir de kendimi kandırıyordum: bak, bu kadar güzel bir günde ben buradayım, onun yanındayım.
Sonra gece bitti. Eve döndüm, o kınalı ellerimle sandığı açtım. Mektubu yazdım. Kapattım.
Asıl mesele şu: ben senin yanında oynarken içim acıyordu. SENİN GECENDİ VE BEN SADECE SEYİRCİYDİM. En yakın arkadaş bile değil, sadece "o da gelmiş" denen biriydim. Avucumdaki kına hâlâ duruyor sanki. İki gündür çıkmadı. ÇIKMADI İŞTE!!!
Kızmıyorum sana. Kızamıyorum, denedim. Ama kendime kızıyorum. O sıranın kenarında, sen bana bir şey anlatırken, ben neden bir kere "sen" diyemedim? Neden hep "o" oldun, ben hep "arkadaşın" oldum? Of.
Şimdi bu saatte, herkes uyurken, ben buraya yazıyorum. Mektup sandıkta. Ben burada. Sen orada, kendi hayatında. Bu gece de böyle geçecek anlaşılan. Göndermeyeceğim. Yine göndermeyeceğim. Ama sandığın kapağını her açtığımda biraz daha ağır oluyor.
Sen mutlu ol, canım. Ben de bir gün... neyse. İşte.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.