O zarfı yine açtım
Gece yarısını çoktan geçti, sıcak bu saatte bile ensemde duruyor, ben de oturdum eski defteri açtım, arasından o zarfı çıkardım; hani şu köşesi yıpranmış, pulu hafiften solmuş, üstündeki yazıya her baktığımda içimin burkulduğu o zarf. Bana o kadar mektup yazdın ki, hangisini açsam aynı şey oluyor: önce gülüyorum kendi hâlime, sonra bir bakıyorum boğazımda bir düğüm, ne olduğunu anlamadan yutkunuyorum.
O zamanlar ikimiz de memleketten uzaktaydık, sen bir şehirde ekmek peşinde, ben bir başka yerde, mektuplar gidip geliyordu. Ben o zarfları açar açmaz önce koklardım, inanır mısın, kâğıdın kokusundan çok senin elinin değdiği yerin kokusunu arardım; sonra oturup iki satır yazardım, üç satır yazardım, bazen gece yarısına kadar yazardım da yine de anlatamazdım içimdeki o şeyi. 🙂
Sonra mektuplar seyreldi. Önce haftada bir oldu, sonra ayda bir. Bir akşam telefon çaldı, ben mutfaktaydım, koşarak geldim, açtım ama karşıda sadece nefes vardı, kimse konuşmadı. Ben de konuşamadım. İkimiz de biliyorduk aslında, kimse söylemedi. O günden sonra birkaç kere daha çaldı, ben her seferinde ekrana baktım, açmadım. Sonra sen de aramaz oldun. Konuşacak kelime bulamadık, bulamayınca da birbirimizden uzaklaştık.
Şimdi kırk yedi yaşındayım ve hâlâ o susuşun adını bilmiyorum.
Son mektubunda bir cümle vardı, yarım bıraktığın: "Belki bir gün..." diye başlıyordu, gerisini getirmemiştin. Ben o cümleyi yıllardır kendi kendime tamamlıyorum geceleri. "Belki bir gün gelirim" diyorum, siliyorum. "Belki bir gün unuturum" diyorum, siliyorum. "Belki bir gün..." diyorum, orada kalıyorum. 🙈
Canım, ben bu yazıyı oturup buraya yazarken bile aklımda o zarfın kokusu var, hâlâ arıyorum, hâlâ o eski günlerin sıcaklığını arıyorum. Bazen kızıyorum sana, bazen kendime, çoğu zaman da oturup gülüyorum bu işe, çünkü ne diyeyim, kırk yedi yaşına gelmiş adam hâlâ bir zarfın peşinde.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.