Kâğıttan bir gemi
Oğlum bugün banyoda kâğıttan gemi yaptı. Suya bıraktı, gemi battı. Ağladı. Ben de oturdum yanına, kendi gemimi yaptım, o da battı. Sonra ikimiz de güldük. Salak gemiler.
Sonra uyudu. Ben mutfakta çay koydum, bardağı elime aldım, balkona çıktım. Sıcak yüzüme çarptı. Gece bile sıcak. İnsan bu şehirde ağlarken bile terler, biliyor musun.
Bir şey söyleyeceğim. Kimseye söylemedim, sana da söyleyemem ya, buraya yazıyorum işte.
Bugün ilk defa şunu düşündüm: ben seni özlemiyorum belki. Ben o masayı özlüyorum. O kafeyi, o günü, o kızı özlüyorum. Seninle oturup saatlerce konuşan, gülen, hiçbir şeyden haberi olmayan o kızı. Aptal mıydı? Evet. Ama mutluydu be.
Ve sonra bir anda sinirlendim. Çay bardağını masaya öyle bir koydum ki çatlayacaktı neredeyse. SANA DEĞİL. KENDİME. O kıza. NEDEN GÖRMEDİN! NEDEN O MASAYA OTURDUN DA SONRA HER ŞEYİ MAHVETTİN! Hadi beni geçtim, o çocuğun ne suçu vardı!!
…
Nefes. Tamam. Geçti.
Oğlum sabah kalkınca "anne gemi" diyor. Her sabah. Ben de ona yeni bir gemi yapıyorum. Bazen tutuyor, bazen batıyor. Ama her sabah yeniden yapıyoruz. İşte böyle bir şey bu.
Sana kızgınım. Kendime daha çok kızgınım. Ama biliyor musun, o kafenin önünden geçerken artık içim sızlasa da gülümsüyorum. Çünkü o masadan bir çocuk çıktı. Benim çocuğum. Ve o çocuk kâğıttan gemi yapıyor, batırıyor, ağlıyor ve sonra yine gülüyor.
Sen de battın be. Ama sen batarken beni de yanında götürdün. Neyse. Ben yüzdüm. Yüzüyorum. Yüzeceğim.
Bu kadar. Çay soğudu. Yarın oğluma daha sağlam bir gemi yapacağım. Söz.
Giriş yap, bu yazıya puan ver.