Ellerim kapının dışında
Bugün yine yanındaydım. Kapıdan çıkarken hemşirelere gülümsedim, asansörde kimse yoktu, iyi ki yoktu. Ellerim… kapı kapanınca titremeye başladı işte. Her seferinde aynı şey. İçerideyken hiçbir şey yokmuş gibi duruyorum, seninle şakalaşıyorum, sana su uzatıyorum, perdeyi açıyorum çünkü ışığı sevdiğini biliyorum. Sonra koridora adımımı atıyorum ve o güçlü adam nerede kalıyor, bilmiyorum.
Hatırlıyor musun, ilk kahvemizi içtiğimiz günü? Ben o fincanı hâlâ unutamıyorum. Sen karşımda oturmuş, anlattıkça anlatıyordun, ben de dinliyordum ama aslında sadece sesini dinliyordum. O gün ellerim hiç titrememişti. Geçen yıl o haberi aldığımızda da o fincan masanın üstünde duruyordu. İkimiz de konuşamadık. Sen pencereye baktın, ben fincana. Hâlâ aynı yerde duruyor, evde. Bazen ona bakıyorum da… ne diyeceğimi bilemiyorum.
Sana söylemediğim bir şey var. Sensiz bir hayatı düşünmeye bile dayanamıyorum. Düşünmüyorum da zaten, düşünmemeye çalışıyorum. Ama bazen kafamın içinde bir kapı açılıyor ve ben hemen kapatıyorum. Çünkü kapanmazsa… bilmiyorum. Bilmiyorum işte. Sen bana hep "güçlü ol" diyorsun, gülüyorsun, ben de gülüyorum. Ama o kapıdan çıktıktan sonra güçlü olmak ne demek, onu hâlâ öğrenemedim.
Yine de yarın yine geleceğim. Yanına oturacağım, sana bugün yaşadığım saçma bir şeyi anlatacağım, sen güleceksin. O kahkahanı duymak için… o kahkahanı duymak için her şeyi yaparım, biliyorsun. Sen iyi ol, gerisi nasıl olsa olur. Ama çabuk iyi ol, tamam mı? Ben o fincana daha fazla bakamayacağım…
Giriş yap, bu yazıya puan ver.