Saat Beş On Üç, Körfez
Saat beş on üç. Vardiyadan yeni çıktım, üniformanın üstümdeki hastane kokusu hâlâ duruyor; alkol ve çamaşır suusu karışımı o koku, sen de bilirsin, sana anlatmıştım bir kere. Körfezde yürüyorum şimdi. Rüzgâr sert değil…
Etiket
Saat beş on üç. Vardiyadan yeni çıktım, üniformanın üstümdeki hastane kokusu hâlâ duruyor; alkol ve çamaşır suusu karışımı o koku, sen de bilirsin, sana anlatmıştım bir kere. Körfezde yürüyorum şimdi. Rüzgâr sert değil…
Saat on bire beş var, pencereyi bir parmak aralık bıraktım, poyraz esiyor. Eylülün yedisi ama hava ne sıcak ne soğuk, öyle arafta bir şey. Kordon'dan yeni döndüm, ayakkabılarımın içinde deniz tuzu var, hissediyorum. Bu…
Sana, Sana bir şey söyleyecektim, o gece, mezuniyet gecesi, kalabalığın ortasında, elinde o saçma sapan kepginle... Ama söyleyemedim. Yedi yıl oldu. Yedi yıl, anlıyor musun? Ben sayılarla uğraşan biriyim, hesap yaparım…
Sabah sekiz buçuk; motosikletin aynasında güneş daha yeni ısınmaya başladı ama Antakya'nın eylül sabahında rüzgâr, gece kalan bir serinliği taşıyor, ben de dağıtıma çıkmadan önce bir dakikalığına o sokakta durdum. Uzun…
Öğlen 13.23, Perşembe. Çocuklar öğle uykusunda, sınıf o kadar sessiz ki kendi kalbimin sesini duyuyorum, ne kadar saçma değil mi, kırık iki yaşında bir kalbin sesi duyulur muymuş. Perdeler yarı çekik, masanın üstünde…
Saat tam yirmi bir otuz dört. Balkon kapısı açık, Eylül'ün ilk günleri ama İzmir hâlâ yazı bırakmamış; denizden gelen esinti bile ılık. Kordon'dan yeni döndüm, ayakkabılarımın altında hâlâ taşların sesi var gibi. Bugün…
Akşam nöbetinden devri alıp yazıyorum bunları, saat iki kırk bir, şehir uyuyor, ben yazıyorum; çünkü bazı nöbetler silahla değil, kalemle tutuluyor, bunu kırk yedi yaşında öğrendim. O yaz mektuplar yazdım, üstüne basa…
Saat 01.20, akşamın provasından yeni çıktım, parmaklarım hâlâ o son bölümde takılı kaldı ve koridorda yankılanan sesin peşinden eve dönerken bir kere bile arkama bakmadım, çünkü artık arkamda bakacağım kimse kalmadı. Üç…
Yüz on dokuz gün oldu. Sayıyorum hâlâ, utanmıyorum. Sen gittiğinde haftada bir yazıyordum, hani mektuplar birikirdi masamda, zarfların üstünde senin adın dururdu. Şimdi tek bir zarf bile yok, hepsi defterde, burada…
01:23. Buzdolabının uğultusu dışarda bir ses yok; ben de kayıt altına alayım madem, saat tam bu. Defterin yirmi üçüncü sayfasındayım. Yirmi üç. Ben ne yaptım ki, sayfalara numara verip kendimce bir arşiv kurdum; sanki…
Saat yirmi iki elli sekiz, odamın camında ağustosun son sıcaklığı var, tık yok. Radyoda eski bir arabesk çalıyor, sanırım annemin gençliğinden kalma bir şarkı; ben bilmiyorum sözlerini ama melodisi insanı bir yerinden…
Şu an saat 22.57. Balkon kapısı açık, caddeden gelen lamba ışığı tavana vuruyor, gölgesi perdede uzun bir çizgi gibi duruyor. Yedi yıl boyunca aynı masada çizdik; sen sol kalemi, ben sağ kalemi kullanırdın, ortada hep…
Saat 23.33, hava sıcak ama rüzgâr yok, İstanbul terlemiş bir şehir gibi duruyor havada. Vardiyadan yeni çıktım, üniformanın gömleğinin düğmelerini çözürken resepsiyonun camındaki yansımama baktım; otuz dört yaşında bir…
Saat on yedi otuz bir, poyraz yerini lodosa bıraktı; hava sıcak ve ağırlaşmış, deniz kurşuni bir maviye döndü. Ağustosun son pazarı, mahallede çocuk sesleriyle akşama karışıyor. Size yazmayı çoktandır bırakmıştım…
Sabah 06.40, yağmur var. Akşam 20.55, hâlâ yağmur var. İstanbul bugün benimle aynı fikirde. Dükkânı kapattım. Kasayı sayıyorum. Üç kere saydım, üç kere eksik çıktı. Sen olsan 'harçlığı nereye koydun' derdin. Ben de…
Sitemiz yalnızca çalışması için gerekli çerezleri kullanır. Ayrıntılar