Bir pazar akşamüstü, saat beşi çeyrek geçiyor. Deniz kenarındaki banka oturdum, ayaklarımın altında çakıl taşları, elimde hastaneden arta kalan kâğıt bardak çayım. Sana yazıyorum, adını yazmayacağım, biliyorsun. Bugün…
Suskunluk. Bir ödünç kitap gibi taşıdım seni otuz yedi yıl. Süresi bitti, teslim edilmedin. Kimse ceza kesmedi. Cezayı bana ben kestim. Emekliliğe üç yıl kaldı. Akşamları ışıkları söndürürken hâlâ aynı cümle dolaşıyor…
13.20, yurt koridoru. Nöbetten yeni çıktım. Üniformamın yakası hâlâ boğazımda. Bugün o günün yıldönümü. Üç yıl oldu. O salonun önünde durduğum güne tam üç yıl. Sabah televizyonda bir düğün salonu reklamı geçti. Beyaz…
Sabah 01.08, Perşembe'ye beş dakika var, Adana'da hava hâlâ sıcak ama ben yine üşüyorum. Klimalı odada bile üşüyor insan, içinde taşınmamış bir adam varsa. Bugün ofiste bir çifte üçüncü kata çıkan bir daire gösterdim…
Bir varmış, bir yokmuş, bir kız varmış, her sabah Nevşehir'in tozlu sabahında kalkıp miniklerin yaka kartlarını düzeltirmiş; kartları düzeltirmiş de kendi hayatını bir türlü düzeltemezmiş. Evet, biliyorum, masal böyle…
Sipariş: bir adet iki kişilik yaş pasta, bir bardak çay. Teslim: asla. Ödeme: on yıldır ben. Sen yine de inat ediyorsun ya, 'pasta iki kişilik denmez ki, dilim dilim kesilir' diye. Kesilir, evet. Ama ben o pastayı hiç…
Sabah 06.36. Pazar. Klinik kapalı ama ben yine erken uyandım. Vücut, tatili tanımıyor. Diş hekiminin vücudu, tatil sabahında bile yediye kurulu çalar. Bu defteri ilk kez açıyorum. Neden bugün, bilmiyorum. Belki dün…
Saat gece on buçuk. Van'da ağustosun sıcağı akşama kadar dayanamadı, şimdi dağdan inen serin bir rüzgâr var. Dükkânı kapadım, makası masaya bıraktım. Bugün bir gelinin ölçüsünü çektim. Kırmızı bir kumaş getirdiler…
22.50, eve yeni girdim. Kemerimi çözüp tabancamı dolaba koydum, kilitledim. Alışkanlık işte... on beş yıldır o dolabın anahtarını ben saklardım, o bulamazdı zaten. Şimdi anahtar da bende, kilit de bende, koca ev benim…