Sabah 07.40'ta, Bostanlı vapurunda, telefonumun takvimine bir daha bakmamaya yemin etmiştim ki bugün tam o günü, yani davetiyesinin basıldığı ama hiç gönderilemeyen günü gösterdi; ne yaman tesadüf, takvim de onun…
Saat 20:45; ofisten yeni çıktım, iskelede beklerken yazıyorum bu satırları, belki de bu deftere en çok yakışan yer burasıdır çünkü denizin üstünde yazılan her şey biraz tuzlu, biraz titrek oluyor. Karşı kıyı daha yeni…
Saat 17:24, eczanenin kepengini yarıya kadar indirdim, camda son ışık; birileri hâlâ merhem soruyor bana, ben ise yıllar önce kütüphanenin ikinci katında kaybolmuş bir adı arıyorum. Reçetelerin arkasına onun adını…
Saat gece yarısını yeni geçti, dışarıda Eylül sonunun o serin, tuzlu rüzgârı esiyor; pencereyi biraz araladım, odama deniz ve ıslak asfalt kokusu doluyor. Uyumam gerek ama uyuyamıyorum, yarın sabah sekizde merkezde…
Saat beş on üç. Vardiyadan yeni çıktım, üniformanın üstümdeki hastane kokusu hâlâ duruyor; alkol ve çamaşır suusu karışımı o koku, sen de bilirsin, sana anlatmıştım bir kere. Körfezde yürüyorum şimdi. Rüzgâr sert değil…
Saat on bire beş var, pencereyi bir parmak aralık bıraktım, poyraz esiyor. Eylülün yedisi ama hava ne sıcak ne soğuk, öyle arafta bir şey. Kordon'dan yeni döndüm, ayakkabılarımın içinde deniz tuzu var, hissediyorum. Bu…
Saat 01:38. Mutfakta yalnız kaldım, otel kapandı, sezon bitti sayılır. Eylül geldi işte... Eylül gelmeden yaz defterine bir şeyler karalamam gerekiyordu, yoksa yine içimde kalacaktı. Bugün son turistler gitti. Otobüsler…
Akşamın dokuzu, ışık tam çekildi. Rızgâr bugün sertti, teknelerin halatları gıcırdadı durdu. Ben de gıcırdadım içimde, kimse duymadı. Sabah ağları çekerken yine birkaç tekne ötedeydin. Ellerin ıslak, sırtın güneşe…
saat 01.57, mutfakta yine ben. Çocuklar uyudu, tez dosyası açık, ama ben perdenin aralığından denize bakıyorum. Ağustos'un son haftası ve gündüz hâlâ yaz gibi ısrar ediyor; geceleri ise artık sonbahar geliyor, fark…
Bir pazar akşamüstü, saat beşi çeyrek geçiyor. Deniz kenarındaki banka oturdum, ayaklarımın altında çakıl taşları, elimde hastaneden arta kalan kâğıt bardak çayım. Sana yazıyorum, adını yazmayacağım, biliyorsun. Bugün…
Saat on yedi otuz bir, poyraz yerini lodosa bıraktı; hava sıcak ve ağırlaşmış, deniz kurşuni bir maviye döndü. Ağustosun son pazarı, mahallede çocuk sesleriyle akşama karışıyor. Size yazmayı çoktandır bırakmıştım…
Saat yirmi iki on dokuz, Boztepe'de hafif bir pus var. Aracı park ettim, camı bir parça açtım. Aşağıda şehir, sarı ışıklarına sarınmış, denizle koyu koyu konuşuyor. Radyoda karadeniz türküsü çalıyor, sesi kısmışım; ben…
sabah 06.40, tezgâhı açmadan önce. kepengi kaldırırken rüzgâr yüzüme çarptı. poyraz. adımı oradan koydum buraya. denizden gelen her şey gibi o da tuzlu ve soğuk. iyi geldi. bugün çarşamba. çarşumbalar hep aynı akar…
Saat 03:49, Yalova'da rüzgâr var, perdeler benim kadar karar veremiyor, bir sağa bir sola savruluyor; ben de tez dosyasının üçüncü sayfasındayım, doğrusu üçüncü sayfanın bir kelimesindeyim, o kelime de "hafıza" ve ben…
23:35, deniz karanlık. Rüzgâr yok. Sıcak basıyor, pencereyi kapatamıyorum. Bu akşam sana yazamadım. Kalem elimde durdu. Aynı kalem, aynı defter, aynı masa. Ama kelimeler gelmedi. İlk kez değil ama yine tuhaf geldi…